Şemsiye Altında Islanmak

Bir insan elinde şemsiye varken yağmurda ıslanır mı? Gayet tabi evet. Nasıl ıslanır, kullanmak istemez o şemsiyeyi. Neden kullanmasın? Bu soruyu o adama sormadan önce sen hiç düşündün mü elinde olan her şeyi gerçekten kullanıp kullanmadığını?

Hepimiz bu dünyada adalet olmadığından yakınırız. Adaletin sağlanması için ben ne yapabiliri mi sordun mu kendine? Adil olmak zor iştir anlayacağın. Sokakta gördüğün her kişiye adil olmak zorundasın. Elinde bir imkanın varsa onu adil olarak kullanmalısın. Tabi işin içine menfaat girince olmuyor be kardeşim. Sen hep en doğrusunu bilirsin, senin yaptığın en doğru olandır. Çünkü hiçbirimizin aklıyla sorunu yoktur. Bu sebeple dünyada dağıtılan en adil şey akıldır. Çünkü hiç kimse kendi aklından şikayetçi değildir. Bu yüzden kıymetini bilin!

Elinde şemsiye ile yağmurda ıslanan adama dönelim o zaman. Yağmurda ıslanmak keyif verir insana ama bunu insana yaptıran sebepler olmalı. Ya birine aşık olmalı yada bir derdi olmalı. Bakarsın ikisi de vardır. Derdini unutmak için yağmur altında yürürken, yarına dair hayaller kurar. Yarın onun en büyük yardımcısıdır. Umut doludur içi çünkü gün batarken, diğerinin ne getireceğini söylememiştir.

Varsayalım kahramanımızın  içinde bir yalnızlık var. Bu kadar kalabalığın içinde ne yalnızlığı! Cemil Meriç boşuna dememiş ve belki de kahramanımızı anlatmış. “Yalnızlık, kendini coşkulu sanan kalabalıkların arasında yalnızlık, ne kadar güzel bir duruş, ne kadar güzel bir hal.” Durum böyle olunca hiç kimse karşısındaki ile, yürekte bir akılda ayrı olmasın, ne diyelim. Çözülmesi en zor denklem işte burada başlar.

Ancak karşılaştığı bir sorunu çözerken acele etmemeli insan. Düşünmeli,  kullandığı bir kelimeyi bile iyice tartmalı. Bu konuyu bir Rus atasözü güzel özetler “Acele hareket, yalnızca sinek yakalamaya yarar.” Sinekte hepinizin malumu mide bulandırır. Mideniz bulanmasın, o yüzden adımlarınızı yavaş atın.

Adımlarınızı yavaş atın ve en önemlisi hayır demeyi öğrenin. Karşınızdakini kırmaktan korkarsanız olmaz. Çünkü en sonunda siz kırılırsınız. O zaman geç kalmadan bunu öğrenmeli insan. Elinde şemsiye yağmurda yürümeye devam ederken kahramanımız, geride bıraktıklarına takılmadan yeni hayaller kurabilmeli. Kulağında bir Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri…

Bir gün gelir de unuturmuş insan,

En sevdiği hatıraları bile…

Fatih AYHAN / Mart 2013 / İstanbul

Bir Göç Hikayesi

1960’lı yılların ikinci yarısında Solaklı Deresi’nin özgürce aktığı Trabzon’un Çaykara ilçesinin üzerine farklı bir göç havası çökmüş. Doğanın bütün güzelliklerine sahip olan bu vadide yaşam şartları da bir o kadar  zordur.  Bu tabiatla mücadele zorunlu göçlere mahkum etti her zaman yöre halkını. Ama bu sefer  toplu bir göç vardı. Tam 408 aile Çaykara’dan Hatay Kırıhkan’a göç ettirildi. Babam ve ailesi de 408 Evler Mahallesi’nin sakinlerinden oldu.  Çaykara’nın dik yamaçlarından Hatay’ın Amik Ovası’nın düzlüklerine bir göç hikayesi böylelikle başladı.

İlk zamanlarda beyaz altın tarımını yapan ve desteklenen insanlar zamanla yine emeklerinin karşılığını alamamaya başladı. Bu sebeple 408 Evler Mahallesi’nin gençleri okumak veya çalışmak için yeniden göç etmek zorunda kaldılar.  Babamda okumak için mahalleden ayrılanlardan oldu. Ardından Hatay’ın en yeşil yeri olan Dörtyol’un Ocaklı köyünde imamlık görevine başladı. Göreve başlarken ekonomi eğitimini tamamlamaktı amacı ama çocukları doğduktan sonra eğitimini ancak bitirebildi. Toprağa olan bağlığı Dörtyol’da da devam edince 35 yıldır aynı yerde görevine devam ediyor.

Annem ise yine Çaykara’dan Bayburt’ta göç eden bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya geldi. Çaykara’da doğan herkes göç etmeye alıştığı için annem ve ailesi de Hatay’a göç eden hemşerilerinin çok çabuk sevdiği Dörtyol’a  göç etmiş yeniden. Annem  deniz kıyısında ki Dörtyol’da büyüdü. Burada evlendi ve her sabah o denize kapısını açıyor evinin.

1990’lı yıllara geçileceği sıralarda evin ikinci çocuğu olarak ben dünyaya gelmişim. Dört kardeş iki kültürün ortasında büyüdük. Soframızda bile bunu görmek mümkündü. Annemin ellerinden mıhlama yerken bir taraftan da kömbe böreğini sevdik biz. Bayramlarda misafirlere bizde bayram çöreği ikram ettik baklavanın yanında.

Dört mevsim güneşin olduğu Dörtyol’da büyüyünce ilk defa altı yaşında gittiğim Çaykara’daki yamaçlar bir çocuk olarak beni bile yormuştu yirmi günde. Bir top bile oynayamıyorum ya yamaçtan aşağıya gidiyor hemen baba! Çocukluk işte. Şimdi ise dedemin yeniden emek vererek yaptığı, o yamaçta nasıl durduğuna hayret ettiğim evimizi özlemiyor değilim. Sadece o evi özlesem iyi. Mandalina bahçesinin ortasındaki doğduğum evi de özler oldum.

Göç etmek kanımızda var o yüzden bende yerimde duramadım. Yedi tepeli şehirdeyim beş senedir.  Eğitimimi tamamladıktan sonra nereye gideriz bilemem. Bildiğim şey Dörtyol’un Karadenizli Hocasının oğlu olarak babam gibi sürekli çalışmam, annem gibi emek vermem gerektiği  sevdiklerim için.

Söylemek istediğim Trabzonluyum o kültür ile büyüdüm belki ama inkar edemem Dörtyol’un bana kazandırdıklarını. Bir tarafım elbette Dörtyol. Çünkü mıhlama yerken portakal çiçeği kokusunu hissedemeseydim veya düzlüklerde mandalina yamaçlarda fındık toplayamasaydım ben şimdi ki ben olamazdım. Hepimiz böyleyiz, bu topraklarda. Bir tarafımız Karadeniz diğer tarafımız ise Akdeniz.

Fatih AYHAN /Mart 2013

Yara Almaktan Korkma

“Yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.” Cemil Meriç

Vatan hainlere bırakılmaz, bayrak yere düşmez…  Bu değerlerine el uzatan alçaklarla mücadele etmekten korkma!

Kıblesi belli olmayan teröristlerin silahlarına karşı imanınla mücadele etmekten korkma!

Yüzmeyi bilmeyenlerin okyanusların ötesinden bu ülkeye el uzatmasına sessiz kalma, özgürlüğünü haykırmaktan korkma!

Siyasi düşüncen ne olursa olsun, özgürlüğün için Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na destek olmaktan korkma!

Gerçek sevgi imtihandan geçecek, milletine olan sevginle imtihan ediliyorsun korkma!

Telaş etme, öfkelenme, kimseye kin besleme… Oku, düşün  ve sevgini paylaşmaktan korkma!

Her gecenin bir aydınlığı vardır, karanlıkta bir mum olmaktan korkma!

En büyük silahları yalan olan bu hainlere karşı, yanındaki insana yapılan ihaneti söylemekten korkma!

“Alın yazınızı sadece alın terinizle silebilirsiniz.” Diyen Halil Cibran gibi, çalışmaktan ve üretmekten korkma!

Yaradır elbet iyileşir, yara almaktan korkma!

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi darbecilere ve destekçilerine tükürmekten hiç bir zaman korkma!

“Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!”

Fatih AYHAN / İstanbul

Nasıl Ölmeli İnsan?

Ne İçin Ölür İnsan?

Hiç düşündün mü ölümü? Nasıl ölür insan? Ne düşünür o an? Ruhunun bedenden ayrıldığı o anda, sahi ne hisseder insan? Üşür mü, korkar mı? Mutlu mudur?

Mermiye karşı durmak nasıl bir duygudur? Kendi askerinden gelen bir kurşuna elinde al yıldızlı bayrakla nasıl durur ki insan? Bu nasıl bir inançtır?

Karargaha giren hainlere tek başına nasıl meydan okur ki bir astsubay? Bir Ömer Halisdemir nasıl olunur? Anadolu’da Çanakkale Ruhu, değerlerimizi kaybettiğimizi söylediğimiz bu çağda nasıl yaşar?

Bir insan tankın önüne nasıl atar kendini? Üzerinden tank geçerken ne düşünür?

Kafamdaki soruların bazıları yukarda ve sorduğum hiçbir sorunun cevabını kelimelerle ifade edemiyorum. Gözlerim doluyor. Katıldığım şehit cenazeleri aklıma geliyor, hakkımızı gür bir sesle helal ederken ya şehitlerimizin bizdeki hakkı ne olacak diye düşünüyorum.

Teröristlere karşı bu vatan için şehit olmak ne güzel bir duygu diye düşünüyorum. Saraçhane’de şehit olmak bize nasip olmadı ama hoca kılıklı terörist başı ve onun itlerine hesap sormak bize kaldı onu biliyorum.  

Vatan için, egemenlik için ölünür. Kıskanılacak bir ölümdür bu yolda can vermek, hem öyle inanıyoruz ki onlar ölmedi bizle beraberler. Allah’ın en kutlu katındaki şehitlerimiz onlar.

Şehitlerimizin aziz ruhuna saygıyla…

Gelmediğin Yerde Sevilmek

İlk defa bindiğim bir takside sözlerini duyduğum ve bu aralar popüler olduğunu düşündüğüm şarkıda aşk efsanelerinin aklımıza kazınan isimlerine denk geliyoruz. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı ve Ferhat ile Şirin. Yalnız bir sorun var efsanelerde bile ayrılmayan isimlerden Şirin’i, muhtemel bir kafiye uyumsuzluğundan Ferhat’ından ayırıyorlar şarkıda. Popüler kültür yaparız demeyeceğim ama gerçekten sevmek nasıl olur dersiniz?

Bu sorunun cevabına bir efsaneden devam edelim. Battal Gazi efsanesi. Battal Gazi yiğitliği ile anılan gerçek bir savaşçının efsanesi aslında. Öyle saldırılardan galip ayrılmış ki bütün her yerde tek başına bir ordu gibi anılır olmuş.

Bir gün yine zalimliği ile bilinen bir  kralın kalesine dayanmış. Kral korkusundan karşısına çıkamamış gelecek yardımı beklemeye koyulmuş. Battal Gazi’de o sırada kalenin üzerinden olanları izleyen kralın kızını görmüş ve o anda birbirlerine aşık olmuşlar. Gece olunca Battal Gazi, kalenin karşısındaki bir kayanın dibinde uykuya dalmış. Tam bu sırada kralın beklediği yardım kuvvetleri gelmiş. Bu durumu haber verip, Battal Gazi’yi uyandırmak isteyen kralın kızı kaleden küçük bir taş parçası atmış. Efsane bu ya, onca savaştan çıkan Battal Gazi sevdiğinden göğsüne denk gelen bir taş parçası nedeniyle ölmüş.

Başka bir efsaneye göre de Battal Gazi bir gün İstanbul’u kuşatmaya gelmiş kuşatma sırasında Kız Kulesi’ndeki kralın kızına aşık olmuş. Kuşatmada başarıya ulaşamamış olsa da Kız Kulesi’ndeki sevdiğine ulaşabilmiş.

Aşk sadece insanlar arasında değil yapılar arasında da olur. Tıpkı Kız Kulesi ve Galata Kulesi gibi. Kız Kulesi’ndeki sevdiğine kimi Battal Gazi gibi ulaşmış kimi ulaşamamış ama Kız Kulesi sevdiğine ulaşamamış. Martılarla haber göndermişlerdir ancak bir birlerine. Birbirlerini gördükçe daha çok sevmiş, karşılıklı aşkları onları bu güne kadar var etmiş ve ikisi de bu aziz şehrin sembolü olmuşlardır. Sadece bekleyerek sevmek ve yıllara meydan okumak bence gerçek efsane bu.

Birde Galata Kulesi’ni her gördüğümde aklıma Galata Kulesi’nden şehirde meydana gelebilecek yangınları bekleyen tulumbacı aklıma gelir. Tulumbası hazır, yangın görse fırlayıp gidecektir olay mahaline. Koca şehrin yangınına derman olacakken, nöbet sırasında içinde alevlenen ateşe derman bulamaz tulumbacı. İçinde biriktirdiği kelimeler dilinden dökülmez de gelir içinde kor olur.

Göz gördü, gönül sevdi ya sonrasında ne oluyor bir bilen anlatsın ya tulumbacıya. Birde gözler kalbin aynasıdır diyenler nasıl olacak bu iş dil söylemeyince ne olacak bir bilen deyiversin.

Bunların cevabı bende yok ama bana kalırsa tulumbacının derdinin dermanı ulaşamadığı menzilinde saklı. Onun nasibine düşende Galata Kulesi gibi beklemek olmuş yıllarca. Sevilen gelmediği halde sevilir, o yüzden bu şehirde. Hem Galata Kulesi hem de tulumbacı için yazmış olsa gerek Turgut Uyar bu dizeleri.

“Ne denmişse yalan hayat için,

İşte o, yaşandığı gibi sokaklarda.

Cümle geçmişimi aziz bileceğim

Turnam bir gün bırakmayacağım seni

Yaşamak ve sevmek için art arda,

Ömrüm oldukça peşinden geleceğim… “

Fatih AYHAN / Haziran 2016

Kaderin Bilinmezleri

“Kader gayrete aşıktır.”

Bunu bildiğimiz halde hepimiz kaderimize boyun eğmiş durumdayız. İçinde bulunduğumuz duruma karşı hep bir tatminsizlik var. Mutlu olmayı bilmiyoruz, hayattan beklentilerimiz bizleri karamsarlığa sürüklüyor. Karamsarlıklarımızın tutsağı oluyor ve yaşama isteğimizi kaybediyoruz.

“Tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir.” Peki nedir bu yaşama isteği?

Bunu anlamak için biraz çevremize bakmamız yeterli. Hayatından memnun olmayan bizler ne kadar çok benziyoruz birbirimize. Zenginlik denen şeyden anladığımız, dinmeyen statü beklentimiz ve bunların getirdiği kısa süreleri ilişkiler bizleri çıkmaz sokaklara sürüklüyor.

Yoruluyoruz bu çıkmaz sokaklarda, umutsuzluğa kapılıyoruz. Birbirimize güvenimizi kaybediyoruz. Nefret söylemlerimiz giderek artıyor. Bunun sonucunda hepimiz birbirine benzeyen mutsuz insanlar oluyoruz.

Yaşamaktan anladığımız bir şeyi başarmak oluyor. Hayat yolculuğumuzu bindiğimiz bir araca benzetirsek, kimimiz aracın motoruyla ilgilenirken bazılarımız ise aynasının ayarıyla ilgileniyor. İlgilendiğimiz o işi bitirdikten sonra bir an başardım diyerek mutlu oluyoruz. O an bir süre sonra yerini büyük bir boşluğu bırakıyor.

İşte o boşluk bizi mutsuz ediyor. Çünkü motoruyla ilgilendiğimizin aracın direksiyonunda hiç olamıyoruz veya bunun farkına vardığımız anda hiç istemediğimiz bir yerde olduğumuzun farkına varıyoruz.

Bu durum bizi hayal kırıklığına uğratıyor. İşte o zaman Osman Konuk’un dediği gibi “Her nasılsına karşı korkudan iyi oluyoruz” ama “Neremize dokunursak eksik kalıyor”.

Bu eksikliğinin sebebini ise Amin Maalouf açıklıyor. “Duygularım anestezi altında. Her şeyi görüyorum, her şeyi işitiyorum ama artık hiçbir şey hissetmiyorum.” O zaman duygularımızı yeniden hissedelim.

İsmimiz insanların yüzünde bir gülümseme olsun. Çıkmaz sokaklarda kendinizi bulmamak için hayallerinizin peşinden gidin. Oturduğunuz aracın direksiyonunda hayallerinize olan inancınız olsun. Umudunuzu hiçbir zaman kaybetmeyin. Sevdiği kişinin elini tutmak için el falını öğrenen biri kadar masum duygularınız olsun. Çaya batırılan bisküvinin zevk olmaktan çıkıp ihtiyaç olacağı günlere ulaştığınız zamanda içinizde ki sevgi hiç eksilmesin.

Şeb-i Arus nedeniyle Mevla’dan bir sözle bu yazımıza son verelim:

Güçlük darlık içindeysen sabret,

Sabır gönül rahatlığının anahtarıdır.

Fatih AYHAN / İstanbul

Eş Zamansız Duygular

Sabah anlık haberleşme aracımız twitterda sayfamı güncelleyince fark ettim. Ekranımda son tvit bir saat önce atılmış. Önce aklıma siteye erişimde yine sorunlar yaşandığı geldi. Sonra  farkına varıyorum ki bizim saat düzenlemesinden kaynaklanıyor bu durum.

Şu anda atacağım tvitin bir saat öncesine ait olduğunu söylüyor telefonum. Ülke olarak zaman karmaşası yaşıyoruz anlayacağınız. Dijital dünyamıza esir mi oluyoruz, yoksa hızlı gelişimi bizi korkutsa da dijital dünyaya söz geçirebildiğimiz anlamına mı geliyor bu durum. Karmakarışık bir durum, karmaşık duygular yaşayan bizlere göre durumun özeti: Eş zamansız duygular.

Kavram kargaşası içinde kendimizi kaybettiğimiz anlar yaşıyoruz. Her gün bir savaşın içindeyiz. Yaklaşan seçimle birlikte miting alanlarını izleyenler kesinlikle savaşta olduğumuzu düşünüyordur. Zaten Çanakkale savaşın bittiği değil bu topraklarda başladığı tarihtir diye bir cümle hatırlıyorum son günlerde aklımda kalan. Bende garip adamım bugünkü savaşın sebebini 100 yıl öncesinde arıyorum. Sebebi karmaşık duygular, anlamsız arayışlar.

Miting meydanlarında savaşın, siyasette duygunun yeri yokken  bu arayışın bir anlam ifade etmesi düşünülemez zaten. Birey anlamında kendini tanımlayamayan bizlerin, bu tür benzetmelerle uğraşması düşündürücü zaten. Acayip işler bunlar akıl sır ermez.

Şansını kuş pisliğinden bekleyen bizlerinde bu sırra ermesi zor iş vesselam. En fazla piyango biletini satan ablamın gişesinin Eminönün’de olması bir tesadüf mü acaba. O yüzden güvercinlere yem verirken, piyango biletlerinin satışındaki artış ile güvercinlerin bağırsak durumları arasındaki ilişkiyi merak ediyorum. Bu denklemi kurunca pazar araştırmasının ne çok değişken içerdiğini düşünüp, biletçi ablam ile yem satan amca arasındaki çıkar ilişkisinin kuş pisliğinde olduğuna karar veriyorum. Müşteri ilişkileri yönetimi ne pis işmiş arkadaş!

İnsan ilişkilerini çözememişken, müşteri ilişkilerinden bana ne! Omuzundaki kuş pisliğini temizlemeden bilet alan abimin amorti bile vurmayınca dediği gibi: Bizde şans olsaydı…

Doğuştan şansız olduğuna inanarak büyümüş bir nesil gelecek hayallerini kuşların bağırsaklarına bağlayınca, gerçekler kabızlık yapıyor biraz. Bir milletin geçmişi onun geleceğe umut ışığı oysa ki, bu hallere neden düştük biz. Hep bu eş zamansız durumlar ve sonuçları.

Şenol Güneş’in dediği gibi “Büyüklerimiz bu ışığı gözümüze değil önümüze tutsun”. Yine suçluyu bulduk genç nesil olarak, zaten biz sütten çıkmış ak kaşıktık!

Ekim 2015

Hüzün İkliminde Umut Bulutları

Hüzün İkliminde Umut Bulutları

“Misafirliğin zekatı ayakta beklemek

Dünyaya tabiyiz her gün

Bekleme odaları kadar gergin”

Güven Adıgüzel’in “Holosko Artı Bir Miktar Yara” şiirinde ifade ettiği gibi toplum olarak gergin günler yaşıyoruz. Toplumun bir bireyi olarak bizlerin beklentileri bu gerginliğin sebebi. Bu beklentiler mutluluğumuzun önündeki engel. Beklentilerimiz ve hayallerimiz hayatlarımıza her zaman bir boy büyük geliyor. Bu yüzden alışmamız gerek aslında hayal kırıklıklarına. Önemli olan bu hayal kırıklıklarındaki mizahı yakalayabilmek. Tebessümle yaklaşabilmek gerek bazı şeylere.

Şarkı sözlerine takılmamalı, ritme ayak uydurabilmek önemli. En çok hüzünlü anlarımızda takılırız şarkı sözlerine bir çıkış yolu ararız. İçinde bulunduğumuz durumu kelimelerle ifade edebilirsek eğer rahatlayacağımızı düşünürüz çünkü.  Kelimeler ne yazık ki her şeyi ifade etmek için yeterli olmaz.  

Ülke olarak birbirimize olan sevgimizi dile getirmekte çok zorlanıyoruz mesela. Ne de olsa sevgiyi dile getirmek büyük ozanların işi, Neşet Ertaş gibi. Üstada bir gün “ilk türkünüzü ne zaman yazdınız” diye sormuşlar. On beş yaşındaydım bizim mahallede birine aşık olmuştum. İlk türkümü ona yazmıştım demiş. Sonra, kurbanınız olayım sormayın ismini demiş. Neden diye sormuşlar. “Sevda sır ile olur” o yüzden diye cevap vermiş. Üstadı dinleyip(!) sevgimizi sevdiğimize bile dile getirmekte direnirken, dilimize hakim olan bu nefretin sebebi nedir peki? Hay dilinizi eşek arısı soksun.

Gün akşamlı olsa bile güneşin doğacağına inanarak çalışmak, bu topraklara karşı sorumluluğumuz. İşte hendek işte deve diye önümüzde duran. Bu deveyi gütmekten başka çaremiz yok. Kurallarını bilmediğimiz bir oyunun içinde kaybolmak üzereyiz. O yüzden oyunu değiştirecek cesaretimiz olmalı.  

Kadere inananlar olarak beklentilerimizin esiri olamayız. Eğer bir şey kaderinizse hiç ummadığınız bir yerde karşımıza çıkacaktır. Dünya o kadar da büyük değil. “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” (İsra-13) ayeti gereği ise çalışmaktan vazgeçmemeliyiz.

Hayallerimizin hayatımıza bir boy büyük geleceğini bilsek bile, hayallerimize ulaşmak için son nefesimize kadar çalışmalıyız. Cesaretimizi kaybetmemeliyiz. Sorgulamaktan vazgeçmemiz gerektiği gibi, sorduğumuz her sorunun cevabına da hazırlıklı olmalıyız. Her duruma karşı anahtar kelimeleriniz olsun.

Hüzün yüklü bulutların ardından gelecek bir umuda inancımızı kaybetmemeli, her ne kadar bir acı yaşıyor olsakta. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı örneği karşımızda dururken nasıl deriz pes ettik diye. İhtiyacımız olan biraz empati ve ortak bir ideale yönelebilmek. Yoksa bu topraklarda umut hiç eksik olmadı.

“…Çok yaşamayı diliyor askerler birbirlerine siperler içinde –hapşırık sesi beklemeden” Sunay Akın

Fatih AYHAN / Ekim 2015 / İstanbul  

Oltaya Gelen Saray Yerebatan Sarnıcı

İstanbul’da her hangi bir yerde yürürken bile bir tarihe tanıklık edebilirsiniz. Yüzlerce yıl önce yazılmaya başlayan bir tarihin içinde yaşarız hepimiz. Süleymaniye Ayasofya gibi binlerce yapı bu şehrin geçmişini gözler önüne seren muhteşem yapılardır.

Bu şehre yerleşim milattan önce 7. Yüzyılda Byzantion adında bir Yunan balıkçı köyü ile başladı. Bu tarihten itibaren bir çok kez değişime uğradı dünya’nın iki kıtası üzerine kurulu tek şehri olan İstanbul. Bu sebepten dolayıdır ki şehrin bazı yerleri 12 metre kadar yükseldi. Düşündüğümüzde aslında ayaklarımız altında bir tarih var ve biz bunun farkında olamıyoruz çoğu zaman.

Şehrin sahipleri sürekli değişince yeni sahipleri de yer altında olan bir çok şeyin farkına varamamışlar bizim gibi. Şu anda bile İstanbul’un en önemli tarihi yeri olan Yerebatan Sarayı’nın Osmanlı zamanında fark edilmesi ilginç bir olaya dayanır. 1544 yılında Bizans kalıntılarını araştırmak için İstanbul’a gelen Fransız gezgin P. Gyllius (bazı kaynaklarda Hollandalı olduğu söylenir) bir akşam yemeğinde bir eve yemeğe davet edilir. Yemekte balık vardır ama ilginç olan bir şey vardır. Ev sahibi salonun ortasından oltasını aşağı doğru atarak balık tutmakta ve bunlar yemek için pişirilmektedir. Bunun nasıl olduğunu merak eden P.
Gyllius tarafından tekrardan gün ışığına çıkarılan saray Osmanlı zamanında 1723 ve 1826
yıllarında restore edilmiştir. Cumhuriyet dönemimde müze haline getirilen sarnıç aydınlatılmış
suları, içinde yüzen balıkları ile yine ayakta ve ziyaretçilerini bilinmeyen bir tarihin
derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkartıyor.

Yerebatan sarayı neden ve nasıl yapılmış birazda ona bakalım. İstanbul kurulduğu andan itibaren dünya üzerinde zenginliğin sembolü olmuştur ve bu yüzden tarihte bir çok kez kuşatılmıştır. Bu kuşatmalar sırasında şehrin su ihtiyacını karşılamak için sarnıçlar inşa edilmiştir. İşte bunların en büyüğü de Yerebatan Sarayı diğer adıyla Basilika Sarnıcı. Sarnıcın özelliklerine geçmeden önce bu sarnıcın Osmanlı tarafından neden bu kadar geç bulunduğuna bakalım. İlk bakışta belli olmayan sarnıçlardan çıkan sular bahçeleri sulamak amacıyla kullanıldı ve suların kaynağı merak edilmedi. Ayrıca yeni yapılan su kemerleriyle şehrin su ihtiyacı karşılandı. Sarnıçlara Osmanlı iki sebepten dolayı aslında hiç ihtiyaç duymadı. Birincisi şehrin kuşatılması gibi korkuları olmadığından su depolamayı hiç düşünmediler. İkincisi Müslümanlık kültüründe durağan su pis, akan su temiz olarak kabul edildiğinden sarnıçlar hiç kullanılmadı.

Basilika Sarnıcı 527-565 yılları arasında hüküm süren Justinianus tarafından tarafından yaptırılmış. Daha sonra su içerisinde düzenli bir şekilde yükselen mermer sütunlar sebebiyle Yerebatan Sarayı olarak anılmaya başlamış. Bizans döneminde bir çok kez hasar gören sarnıç son olarak Nika Ayaklanması sırasında mermerlerine kadar tahrip edilince yerin metrelerce kazılması sonucunda bu günkü halini almış. Bu inşaat sırasında Bizans kayıtlarına göre 7000 köle zor şartlar altında çalıştırılmış. Zor şartlar yüzünden bir çok köle ölmüştür. Mermer sütunların bir çoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekillerinin ise bu inşaat sırasında ölen arkadaşları için ağlayanların gözyaşlarını temsil ettiği söylenir.

Sarnıca su, 115 metre uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla 19 kilometre uzaklıkta bulunan bugünkü Belgrad Ormanları’nda bulunan Eğrikapı su merkezinden getirilmiştir.

Yerabatan Sarayı, uzunluğu 140 genişliği 70 metre olan dikdörtgen şeklinde bir yapıdır. 52 basamakla inilen sarnıç her biri 9 metre yüksekliğinde olan 336 sütundan oluşur. Sütunlar, her biri arasında 4.80 metre aralık bulunacak şekilde dizilmiştir. Her bir sırada 28 sütun ve toplam 12 tane sıra bulunur. Sarnıcın dış duvarlarının kalınlığı yine 4.80 metre ve zemin su sızmasını engellemek için tuğla ile kaplanmıştır. Sarnıç 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir.

Medusa heykelleri ise bu sarnıcın en önemli eserleridir. İki sütunun dayanağı olan bu başlar Roma heykeltıraşlık sanatının en güzel örnekleridir Medusa Yunan Mitolojisi’nde yer altının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan biri. Kendisine bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve saçları yüzlerce yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, özel yerleri ve büyük yapıları kötülükten korumak amacıyla kullanılmış.

Anlaşılması zor olan soru şu: “Bu kadar değerli olan heykeller neden burada ve ters yer alıyor?” Jüstinyen Ayasofya’yı yaparken imparatorluğunda bulunan putperestler için değerli olan bu heykellerin ters bir şekilde sarnıca yerleştirilmesini istedi. Bu şekilde bir nevi Medusa’yı boğmuş oldu ve putperestliği ülkesinde suya gömdü.

Mitoloji tarihinde talihsiz bir hikayesi olan Medusa’nın ters bir halde duran başları bu gün bile çok fazla ilgi çekmekte ve sular ahenkle damlayarak onun şarkısını fısıldamaktadır. Bu açıdan baktığımızda Medusa’nın ne kadar talihsiz bir hikayesi olsa da onun şarkısını şu anda bile duyabiliyoruz. Bu sebepten dolayı Medusa şanslıdır aslında. Bir düşünsenize, belkide bu şehirde bizim bilmediğimiz ne şarkılar söyleniyordur yüzyıllardır. Asrın projesi diye adlandırdığımız Marmaray ile gün ışığına çıkan binlerce yıllık liman kalıntıları gibi.